Original PDF Flash format küreselleşme,-tasavvuf-ve-bektaşilik-Üzerine-bir  


Küreselleşme, Tasavvuf Ve Bektaşilik Üzerine Bir


TASAVVUF VE BEKTAġĠLĠK ÜZERĠNE BĠR DEĞERLENDĠRME

Belkıs TEMREN*

ÖZET:

Alevi-BektaĢi inanç yolu, tarihî süreç içerisinde dinî, kültürel, sosyal ve edebî açıdan incelene
gelmiĢ, üzerinde neredeyse sınırsız sayıda araĢtırma gerçekleĢtirilmiĢtir; fakat her çalıĢma bir diğerini
doğurmuĢ ve bu çalıĢmaların her biri, diğerini tamamlayıcı bir fonksiyon üstlenmiĢtir.

“Tasavvuf ve BektaĢilik üzerine Bir Değerlendirme” adını taĢıyan bu yazıda da Alevilik-
BektaĢilik ile tasavvuf ve küreselleĢen dünya arasındaki iliĢkiye değinilmiĢ; bunun yanı sıra tasavvufun
ortaya çıkıĢına, vahdet-i vücut anlayıĢına ve mistisizm ile tasavvuf anlayıĢı arasındaki iliĢkiye
mukayeseli olarak değinilmiĢtir. Bu yazıda dikkat çeken bir diğer husus da BektaĢiliğin bir nevi Türk
tasavvufu olduğu yönündeki görüĢtür.
Anahtar Kelimeler: Alevi-BektaĢilik, Tasavvuf, Küresel Dünya.

ABSTRACT:

Alevism and Bektashism has been examinend in religious, cultural, social and literary aspects
in historical period and there have been endless researchs on this belief; however, each research has
contributed to the following and thay all complete eachother.

In „An Evaluation on Sufism and Alevism‟ there has been an evaluation about the relationship
among Alevism – Bektashism with Sufism and progressing world. Moreover, there have been another
important point such as how sufism occured, vahdet-i vücut understanding and mistisizm. Sufism and
mistisizm has been compared in this writing. Another important fact in this writing is the belief which
claims that Bektashism is Turkish Sufism.
Key Words: Alevism-Bektashism, Sufism, Progressing world.


Modern çağ teknolojisi, biliĢim devrimini oluĢturmuĢ ve değiĢen maddi
kültür öğeleri hızla sosyal ve kültürel hayattaki değiĢiklikleri tetiklemiĢtir. Çağımızın
ve biliĢim devriminin en önemli kavramı “iletiĢim” dir. ĠletiĢim olanaklarının ve
tekniklerinin büyük bir hızla artıĢ göstermesi sonucu kültürlerarası temas da
sıklaĢmıĢtır. Dünya giderek küçülmüĢtür. SıklaĢan iletiĢim ve etkileĢim, oldukça
kapalı yaĢayan toplumların dahi farklı kültürlerle temas eder hâle gelmesine yol
açmıĢtır. Yeni teknoloji bir yandan internet eriĢimi gibi bilgiye ulaĢımı ve bilginin
paylaĢımını kolaylaĢtırıcı olanakları insanlığın hizmetine sunarken; diğer yandan da,
örneğin silah sanayiindeki geliĢmeler, biyolojik, nükleer silahlardaki çeĢitlemeler,
enerji talebinin artması ve kaynakların hızla tüketilmesi gibi insanlığı tehdit eden
geliĢmeleri de beraberinde getirmiĢtir. Dolayısıyla; bilimin ilerlemesi, yeni çağın
bilimsel malzemesinin kimlerce, nasıl ve ne amaçla kullanılacağına bağlı olarak
insanlığa olumlu veya olumsuz yönde hizmet edebilecektir. Karar mekanizmasının
baĢındaki insanlara büyük bir sorumluluk düĢmektedir.


Gelinen noktada, dünyamızı tehdit eden bir olasılıktan söz edilmektedir.
Hungtington’un tezi olarak tanınan bu olasılıkta, dünyamız batı ve doğu eksenli ve
eksenlerin temeline din ve inanç farklılaĢmasının oturduğu, iki kutuplu bir oluĢuma
hızla yönelmekte ve “medeniyetler çatıĢması” yaĢamaya doğru gitmektedir. Bu
olasılıkta, çatıĢma ortamı kaçınılmaz görülmekte ve çağın teknolojisinin nimetleri
çatıĢmada üstünlük kazanmak, güçlünün güçsüzü ezmesi amacıyla kullanılması
anlamını taĢımaktadır. Bir anlamda, içinde zorlama unsurları taĢıyan bir kültür
değiĢmesi süreciyle karĢı karĢıya kalmak söz konusudur. Bu durumda karĢıt
değerlerin direnç gösterebilmek üzere birleĢmesi sonucu yine Hungtington‟un tezinin
doğrulanması olasıdır. Kültürel etnosantrizmin (kültürbencilik)1 etkisi sonucu,

* Prof. Dr. Emekli Öğretim Üyesi.
1 Etnosantrizm: Kimi halkların kendilerini “insan”, baĢka halkları da “barbar” olarak nitelemeleri...


1


biribirini büyük ölçüde reddeden ve çatıĢan değerlere sahip bir huzursuzluk dünyaya
hâkim olabilecektir.


Yeni teknolojinin sunduğu iletiĢim olanaklarından yararlanmaktan
vazgeçilemeyeceğine göre, küreselleĢme süreci de geri alınamaz, kaçınılamaz bir
süreçtir. ġu hâlde, yeni teknolojinin dizginlerini elinde tutan, ekonomik açıdan güçlü
kültürün, dünyanın barıĢ içinde yol almasında sorumluluğu büyüktür. Hungtington‟un
sunduğu gibi olumsuz ve çatıĢma içeren senaryoları üretebilir ve yönetebilirler veya
barıĢçı senaryolar oluĢturmak ve yönetmek üzere gayret edebilirler; ancak,
kültürbenciliğin doruğa çıktığı, öteki kültürün horlandığı, ekonomik sömürünün
çılgınlaĢtığı, çifte standart uygulamaların kol gezdiği bir ortamı yaratarak bu
sorumluluk adil bir Ģekilde yerine getirilemez.


Bugün iletiĢimin bu denli yoğun olduğu bir ortamda, özellikle kültürel
temasların sıklığında toplum mühendisliği diyebileceğimiz bilimsel yaklaĢımın
önemi giderek farkedilmektedir. Toplum mühendisliği konusu en çok sosyal, kültürel
antropologların
alanıdır; çünkü bir toplumu yönetmek, yönlendirmek istiyorsanız, o
toplumu ve o toplumun temas hâlinde olduğu toplumların kültürlerini2 bütün
açılarıyla çok iyi tanımanız gerekir. Bu görev de en baĢta sosyo-kültürel
antropologlara düĢer. BaĢkasını (farklı kültürleri) tanımak, hele anlamak, bazen kendi
kültürünü bile tanıyamamıĢ olanlar için son derece zor olmaktadır. Buna bir de,
toplumların kendi kültürlerini yüceltmeleri, diğerlerinden üstün görmeleri
(etnosantrizm) olgusu eklenince bu sürecin ne denli sancılı olacağını anlamak hiç de
zor değildir.



KüreselleĢmenin dizginleri3 Ģu sırada teknolojinin üreticileri ve sahipleri
durumunda olan “batı kültürü”nün elinde görünmektedir. Batı kültürü, kendisini her
ne kadar farklılıklara açık olarak gösterme çabasında olsa da, egemen ve baĢat inanç
kültürü açısından bir Hıristiyan kültürüdür. Etnosantrik bakıĢ açısıyla “öteki
konumuna da, Ġslam kültürünü oturtmaktadır.


Dünya barıĢı için, küreselleĢme sürecinin uzlaĢmacı, hümanist bir bakıĢ
açısıyla mı yönlendirileceği, yoksa egemen kültürün kendi kısa vadeli menfaati
uğruna dünya barıĢının feda mı edileceği ve etnosantrik bir anlayıĢla mı konunun ele
alınacağı Ģu sırada tartıĢmanın odağındaki konudur.


Farklı kültürlerin temasları söz konusu olduğunda amaç uzlaĢma ise,
bunlardaki benzerlikleri aramakla yola çıkmak gerekir. Her iki toplumda var olan ve
az çok benzeĢebilen unsurlar, toplumlar arası bağları meydana getirir, uzlaĢma zemini

2 Kültür kavramının tanımı bilimsel olarak ele alındığında, kısaca “doğanın ürettikleri dıĢında kalan,
insan üretimi her Ģey” olarak ele alınır. Sedat Veis Örnek‟in açıklayıcı tanımında ise Ģöyle yer alır: “Bir
halkın ya da bir toplumun maddi ve manevi alanlarda oluĢturduğu ürünlerin tümü: yiyecek, giyecek,
barınak, korunak gibi temel ihtiyaçların elde edilmesi için kullanılan her türlü araç-gereç, uygulanan
teknik; fikirler, bilgiler, inançlar; geleneksel, dinsel, toplumsal, politik düzen ve kurumlar; düĢünce,
duyuĢ, tutum ve davranıĢ biçimleri; yaĢama tarzı.”
3 ġunu belirtmek isterim ki, küreselleĢmenin dizginleri baĢlangıçta elde tutulabilse bile, bu olgu bir süre
sonra kendi dinamiği içinde hareket etmeye baĢlamakta ve dizginlerini tutmak veya dizginlemek de
sanıldığı kadar kolay olmamaktadır. ĠĢte bu nedenle bazen bir kültürde oluĢturulan ve o sırada kendi
menfaatlerine hizmet ettiği düĢünülen oluĢum, sonradan dönüp kendi oluĢturucusuna tehdit hâline
gelebilmektedir. Batı kültürünün bugün karĢı karĢıya olduğu “korku kültürü” böyle bir sonucu iĢaret
etmektedir.


2


hazırlar; ancak, amaç çatıĢma yaratmak ise, o zaman aranan ve ortaya dökülenler,
temas hâline geçen toplumların farklılıklarını, benzemez noktalarını bulup çıkarmak
olur.4


Tasavvuf düĢüncesi de Ġslam tarihi içinde, Ġslam öğretisinin farklı kültürlerle
tanıĢması sürecinde, bir uzlaĢma süreci gereksinmesi ile ortaya çıkmıĢtır. Bu nedenle
tasavvuf ve küreselleĢme olgularının irdelenmesi; din ve inançlar arasındaki barıĢ ve
uzlaĢma sürecine Ġslam dünyasının olası katkısını vurgulaması açısından büyük önem
taĢımaktadır.



Tasavvuf anlayıĢının Ġslam dünyasına sunduğu uzlaĢmacı katkısı, benzer
mistik anlayıĢların Hıristiyan dünyasında da bulunması nedeniyle iki farklı kültür
arasında, ortak kültür değerlerinin buluĢması olasılığını kuvvetlendirebilir.

Ġslam anlayıĢında “tasavvuf” ile bilinen yaklaĢım, batı düĢünce tarihinde
mistisizm” olarak karĢılık bulur. Bu kelimenin Eleusinian mister(sır, gizli
hikmet)lerle ilgilenme sonunda ortaya çıktığı öne sürülür (Sunar; tarihsiz: 1).
Misterlerin rolü, insana eĢyanın içine ait bilgiyi(batıni); yani ilahi bilgiyi kazandırmak
ve insanı yeniden ezeliyete kavuĢturmaktı. Bu nedenle mistiğin objesi zamana ait
dünyadan, zaman dıĢı dünyaya, ezeliyete geçmek, kısaca, Allah‟ı doğrudan doğruya
kavramak ve O‟na kavuĢmaktı. Bu amaçla kullandıkları metod da “sülük
merasimleri” idi. Salik, bu misterler ve bunlarla ilgili merasimler yolu ile “kutsal
mahrek” olarak bilinen “Zekâ”ya kavuĢmuĢ sayılırdı. Bundan ötürü de bu misterleri
yoldaĢ olmayanlara söylemek kesinlikle yasaktı. Mistisizme kaynak olan “Mysterion”
kelimesi de, Grekçe “dilsiz olmak, dudakları ve gözleri kapamak” anlamlarını taĢıyan
“Mu-O” fiilinden gelmekteydi (Sunar; tarihsiz: 1).

Kısaca özetlemek gerekirse, Ġslam dünyasında tasavvuf olarak varlık bulan
yaklaĢım ile Batı dünyasında Mistisizm olarak kabul gören yaklaĢım arayıĢ ve amaç
açısından belirli ölçüde benzerlik göstermektedir. Batı ve doğu düĢünce tarihinin
benzer oluĢumları olarak günümüze dek gelmiĢtir. Her ikisinin de evrim çizgisinde
önemli mihenk taĢlarından biri, yine bir doğu-batı kültürleri sentezi olan, “Yeni
Eflatuncu” görüĢ olmuĢtur.


Tasavvuf anlayıĢı” ile “küreselleĢme olgusu” arasındaki iliĢkiyi
açıklayabilmek için, öncelikle, kitaplara sığmayan tasavvuf tanımını, kelimelere
sığdırarak özetle sunmaya çalıĢacağım. KlasikleĢmiĢ ve sözlüklere girmiĢ Ģekliyle
tasavvuf: Tanrı‟nın niteliğini ve kâinatın oluĢumunu, varlık birliği (vahdeti vucut)
anlayıĢıyla açıklayan dinî ve felsefi bir akımdır. Tasavvufta ana fikir, kâinatta ancak
bir tek vücudun bulunduğuna inanmak ve baĢka varlıkları, o vücudun tecellilerinden
ibaret görmektir(Meydan Larousse; c.11:tasavvuf mad.). Bazı araĢtırmacılara göre
tasavvuf: Ġslam dininin özüdür ve ruhudur. Zahiri ilimler Ġslam‟ın bedeni, batıni
ilimler anlamına gelen tasavvuf ise ruhudur(Kara; 1980: 19). Bedensiz ruh, ruhsuz
beden düĢünülemediği için tasavvuf ve Ġslam da birbirleri için vazgeçilmez
görülmüĢlerdir.



4 Örneğin Avrupa Birliği kurulma kararını takiben tüm aday ülkelerde sosyal antropolojik çalıĢmalar
yapılarak toplumlardaki mevcut ortak kültür öğelerini bulup tespit etmiĢlerdir. Bunların bağlayıcı
özelliklerinden yararlanmıĢlardır; ancak, konu Türkiye gibi ülkeler olunca (niyetleri almak olmasa
gerek ki) toplumlardaki farklılıkları sürekli aramıĢ ve onları gündem maddelerine taĢımıĢlardır.


3


Tasavvuf konusunda yapılmıĢ olan çeĢitli çalıĢmalar ve yorumları
değerlendirerek, varabilecegimiz çıkarımlar göz önüne alınırsa, ön plana çıkan
özellikleriyle tasavvuf Ģu vurgulamalarla anlatılır: Tasavvuf, içsel, bâtıni bir yoldur;
Allah‟tan gayri herĢeyden soyunmak, “Tanrı”sal ahlakla ahlaklanmak, yeryüzünde
Tanrı halifesi olarak dolaĢabilmek için izlenecek yoldur; Hakk‟a giden deruni bir
yoldur; Hakk ile Hak olmak yolunda ilerlemek için izlenen, önerilen yoldur;
peygamberce yaĢama sanatıdır; bireysel çaba gerektirir; kiĢinin, kiĢiliğinden
kötülük ve kötülüğe iliĢkin her Ģeyi temizlemesi” çabasıdır.

Ġslam dünyasının temel kavramlarından biri “Ģeriat”tır. ġeriat dinsel kurallarla
birlikte hukuksal kuralları da içerir. Her hukuk sistemi gibi katıdır. Oysa bir din
doğduğu coğrafyanın, yani içine doğduğu kültürün dıĢına taĢmaya baĢlayınca, farklı
kültürlerle temas hâline gelir. Bu temas durumunda ise, katı kurallar içerdiği takdirde
rahat ve barıĢçı bir kabul görmeyebilir. Ya baskıyla kabul ettirilir ya da tepkiyle
karĢılanır. Oysa katı bir yaklaĢım yerine, temasa geçilen kültürün değerlerine de nefes
alacak imkân verilirse, o zaman bir uzlaĢı zemini açılır, kültürel bir alıĢ veriĢ süreci
içine girilir
ve yeni bir oluĢum ortaya çıkar. ĠĢte Ġslam dininin farklı kültürler
arasında yaĢayabilmesi böyle bir gereksinmeyi ortaya koymuĢ ve tasavvuf anlayıĢının
oluĢumuna neden olmuĢtur. Tanrı eğer herkesin, her kültürün Tanrısı‟ysa; “hakikat
birdir, “Hakk ile Hak olunca” farklar önemsizleĢir. Bu anlayıĢ, farklı kültürlerin
eğilimlerine, bakıĢ açılarına nefes alma Ģansı tanımıĢ ve aynı hakikate doğru yol alan
farklı farklı yolların hoĢgörüyle karĢılanmasını sağlamıĢtır. Bir uzlaĢma
gereksinmesinin sonucudur tasavvuf.



Tasavvuf felsefesinde insan, Tanrı‟yı yeryüzüne indirendir; çünkü, bilinmek
isteyen Tanrı, ancak sıfatların tümünü cem eden “cami” sıfatını temsil
durumunda olan insan aracılığıyla bilinebilir.
Elbetteki bu insan “kendini bilen
insandır. Yeryüzünde “Tanrı Halifesi”dir. Tanrısal sıfatlarla donanmıĢ olan bu insan,
Kâmil Ġnsan”dır, “Yetkin Ġnsan”dır. Kâmil insan, içkin ve aĢkının buluĢma
sınırından yani “hatt-ı istivasından” hem tanrısal alana (yani aĢkın alana) bakabilen,
hem de dünyayı ve evreni izleyebilen kiĢidir. Bu özel “hâl” onun marifetidir. Bu
yüzden ona, “Hâl Ehli” denir. Bu özel hâlde iken, “an-ı daim”den bakar kâinata.
Hakk ile Hakk olma hâliyle. Dolayısıyla onun bakıĢında var oluĢ ve var olmuĢ
birlenmiĢtir. Var oluĢ aĢkınlıktır. “Ol” emrinin her daim var oluĢudur. Her an her Ģey
için geçerlidir. Var olmuĢ (içkinlik) ise, insan için geçerlidir; ama var oluĢun
(aĢkınlık) içinde her zaman mevcuttur. ĠĢte böyle bir noktadan bakan ve Ġslam
Tasavvuf anlayıĢının doruğunda oturan, “Vahdet-i Vucut” anlayıĢının Pir‟i kabul
edilen Ġbni Arabi‟nin de içkinlik ve aĢkınlık konusundaki görüĢünü Afifi Ģöyle
nakleder:

“Allah, iĢiten, gören veya elleri olan her Ģeyde içkindir. (Futuhhat; II: 467-
468). O, iĢiten ve gören her varlıkta iĢitir ve görür. Bu O‟nun içkinliğini
(teĢbih) meydana getirir. Öte yandan, O‟nun zatı iĢiten ve gören bir varlığa
veya varlıklar gurubuna münhasır olmayıp, bu türden bütün varlıklarda ve
her ne Ģekilde olursa olsun bütün varlıklarda teazhür eder. Bu anlamda Allah
aĢkındır; çünkü O, her türlü sınırlama ve taĢahhusun ötesindedir. ...O‟nun
eller, ayaklar vb. gibi sınırlı suretlerde tezahürü O‟nun teĢbihini; fakat
alsında böylesine sınırlamaların üstünde oluĢu ise, O‟nun tenzihini meydana
getirir.”(Afifi; 1996: 35).



4



Böylece tasavvuf anlayıĢında “tanrı – insan” iliĢkisinde, bilinmek isteyen
Tanrı teĢbihle, insanda sıfatlarıyla zuhur ederek kendini bilen kâmil insan için içkindir
ancak; Kâmil insan, Tanrı‟yı tanımlama gibi bir çabayı O‟na sınır ve kayıt koymak
anlamına geleceği için tenzih ederek, asla cüret etmez.


“Bizler Kendimiz, Allah‟ı tanımlamak için kullandığımız sıfatların kendiyiz;
bizim varlığımız, O‟nun varlığının nesnelleĢmesinden baĢka Ģey değil.
Bizim varolabilmemiz için Allah gerekli, biz de O‟nun Kendine tezahür
edebilmesi için O‟na gerekliyiz.”(Afifi; 1996: 232).


Dolayısıyla var oluĢ çemberinin bilinmekliğinde; insan Tanrı‟ya, Tanrı da
insana gereksinme duyar. Zaten tasavvuf felsefesine göre Tanrı, “bilinmek istediği
için insanı ve evreni oluĢturmuĢtur. Tohum (çekirdek) ve ağaç benzetmesi gibi.
Tohumda ağaç vardır, bütün DNA yapısıyla mevcuttur; uygun ortam ve koĢulda
geliĢir. Ağaçta da (tohum) vardır. Sonunda tohuma döner. Uygun ortam ve koĢulda
tohumun özünden ağaç yeniden zuhur eder. Cevher ile araz “ehadiyet-i cem” olarak
bütünlükte ele alınır. Her varlığı kendinde toplar. Var olan mevcudat, var oluĢun
bir yansımasıdır;
ancak, burada çok önemli bir nokta bulunmaktadır. O da, “bütün,
parçaların tümünden daha fazla bir Ģeydir
”, dolayısıyla var olan mevcudat her ne
kadar bütünün parçalarını meydana getirse ve “içkinlik alanınını” oluĢtursa da,
bütünün bütünselliği, tüm bu parçaların birliğinden de baĢka bir Ģey ifade etmektedir.
ĠĢte bu da Tanrısal alan olarak tanımlanan, “aĢkınlık” alanını meydana getirir.
AĢkınlık, içkinlikte yansır. Marifet, aĢkını yansıtabilecek içkinliğe ulaĢabilmektir;
yani, insan-ı kâmile. Böylece “sana Ģah damarından daha yakınım” sözüyle
anlatılmak istenilene ulaĢılabilir.

Cami‟nin dizeleriyle:
Kâh meysin, kâh kadeh
Kâh tahılsın, kâh tuzak,
Dünya levhasında Sen‟in isminden baĢka harf yok.
Böyleyken, Sen‟i hangi isimle çağıralım biz? ġeklinde sorduğu gibi…


Tasavvuf anlayıĢı ıĢığından bakarsak, mademki varlık tektir, her dem varolan
“O”nun yansımalarından ibarettir. Varlık, vahdeti, hakikati simgelerken; O‟nun
tecellilerini simgeleyen “görünüĢ âlemi”, veya “kesret âlemi” de bize tanıdık olanı
yani, küresel dünyayı simgeler. Burada insanoğlunun birbiriyle olan iletiĢim ve
etkileĢimi arttıkça, yani küreselleĢme sürecinde, mesafeler küçülür; insan insana, can
cana temaslar artar. Her canda, her insanda yansıyan aynı özdür. ĠĢte bunun farkına
varan insan (kâmil insan), “öteki”nin kim olduğunu düĢünebilir ki? Sende O
varsa, neden ötekinde olmasın ki?
Her yaratılmıĢta O‟nu gören kiĢi, ötekini nasıl
hor veya eksik görebilir ki? Tasavvuf anlayıĢının insanlığa sunduğu hoĢgörü ve uzlaĢı
“kâmil insan” yetiĢtirmekte ve kâmil insanın gözüyle farklı kültürlere bakıĢı
sağlamakta yatmaktadır.

Anadolu ve Türk Tasavvuf Okulu BektaĢilik

Anadolu yüzyıllar boyunca süren göçlerle farklı kültürleri defalarca
harmanlamıĢ topraklardan biridir. Bu toprakların TürkleĢmesinde Türkmen boylarının
ve Selçukluların payı büyüktü. Selçukluların hassa ordularında yer alan Türklerin
çoğunluğu Oğuz olmayan Karluk, Kıpçık gibi diğer Türk boylarına mensuptu.


5


Bunlara “Memlukler”, yani “Kullar” denilmekteydi(Sümer; 1972: 109). Akıncı
Türkmen boyları ise Selçuklu hükümdarları tarafından uç beyliklerine gönderilirlerdi.
Selçuklu hükümdarı için de akınlar hâlinde gelen Türkmen boylarıyla baĢetmenin
akıllıca yollarından biriydi bu. Sınır boyundaki Türkmenlere “uç Türkmeni”
denilirdi. Bunlar gösterdikleri faaliyetler ile o kadar büyük bir Ģöhrete sahip
olmuĢlardı ki, Faruk Sümer, “müslim ve gayrımüslim bütün eserlerde onlardan
bahsedilir.” der ve ekler: “Hatta eski müelliflerden bazıları uç (sınır) kelimesini
onların adları sanmıĢtır”(Sümer; 1970: 4). Göçlerle gelenler yalnızca Türk göçebe
toplulukları değildi; bunun yanısıra, yarı göçebe ve yerleĢik, köylü-Ģehirli Türkler de
gelmekteydi. Ayrıca, beraberlerinde Ģeyhlerini ve derviĢlerini de getirmekteydiler.
Müslüman olan bu grup Ġslami özelliklerin yanısıra baskın olarak Türk töresinin
özelliklerini de taĢımaktaydı
. Faruk Sümer onlar için, “eski Türk dinî inançlarını
kuvvetle taĢıyorlardı
” demektedir(Sümer; 1972:111).

Horasan yöresinde toplanan ve sonraları okullaĢarak tarihe “Horasan Okulu
olarak geçen tasavvuf akımı, Ahmet Yesevi tarafından teĢkilatlandırılmıĢtı. Bu
okulda eğitim Türkçe yapılır; kadın – erkek, aralarında kaç-göç olmaksızın beraberce
eğitim görürlerdi. Burada yetiĢen derviĢler daha sonra hizmet için Anadolu‟ya ve bir
kısmı da Balkanlar‟a dağıldı. Genel kanıya göre, Horasan Erenleri Pirleri‟nin Ģu
sözüyle hareket etmiĢlerdi: “... ġu ata bin, batıya doğru git, atın durduğu yerde in
ve hemen hizmete baĢla
”(Kara; 1980: 147). Böylece Horasan Okulu‟ndan yetiĢmiĢ
olan tasavvuf ehlinin de Anadolu‟ya akın ettiği söylenebilir. Yukarıdaki cümle, “ata
binip atın durduğu yerde hemen hizmete baĢlamak” düstur hâline gelmiĢ hizmet
anlayıĢının ifadesidir. Sembolik bir ifadedir. Bu anlayıĢ içindeki derviĢler çeĢitli
zamanlarda Anadolu‟nun ve Balkanların çeĢitli yörelerine gitmiĢ ve halkın
gereksinmesi doğrultusunda hizmete baĢlamıĢtır. Bunlardan biri ve belki de
baĢardıkları açısından en önemlisi de Hacı BektaĢ Veli‟dir.

Anadolu‟daki tabloya baktığımızda, Türklerden oluĢan nufusun hızla
çoğaldığını görmekteyiz. Ġrene Melikoff, Anadolu‟daki halk arasında; Müslüman
olmuĢ, kentlileĢmiĢ Türklerin “Müslüman” olarak tanındığı ve yarı göçebe, gayri
müslim veya yeterince ĠslamlaĢmamıĢ Türklerin ise; “Türk” olarak tanındığı
düĢüncesindedir(Melikoff; 1993: 103). Bu Türk halkı eski geleneklerini yaĢayabilmek
istiyordu ve yaĢıyordu da. Faruk Sümer onların kılık - kıyafetine iliĢkin Ģu bilgiyi
vermektedir: “14. yüzyılın ikinci yarısında ve 15. yüzyılın baĢlarında, Türkiye
Türklerinin kıyafetleri, umumiyetle Orta Asya Türklerinin aynı idi; ayaklarında –
kadınlar da dâhil olmak üzere- kırmızı çizmeler ve baĢlarında da kızıl börk vardı.
Ozanlar 14. yüzyılda olduğu gibi, bu yüzyılda da ellerinde kopuzlar ile her tarafta
dolaĢıyorlar ve Dede Korkut destanlarını söylüyorlardı”(Sümer; 1972: 167).

Carl Brockelmann, Osmanlılar‟ın dinî yaĢantısında diğer Türk kavimlerinde
olduğu gibi derviĢliğin etkin olduğu görüĢündedir. Brockelmann‟a göre Ġslam‟da
hukuk, kaynağını Kur‟an ve hadislerden almaktadır. Dinî hukukun “Ġslamiyet‟in ilk
asırlarında yaĢamıĢ olan fıkıhçıların yapmıĢ oldukları Ģekilde yeni meselelere
uydurmağa cüret edilemeyecek kadar donup katılaĢmıĢ” olması nedeniyle Osmanlı‟da
sultanlar tarafından kanunların geliĢtirilmesi gerekmiĢtir(Brokelmann; 1992: 218-
220). Böylece ilk laik kanunlar Sultan Orhan‟ın kardeĢi Alaaddin‟e atfedilmektedir

Bu arada 13. yüzyıla dek Anadolu‟ya göçler hızla devam eder; ancak 14.
yüzyıldan itibaren bu sefer, Anadolu‟dan Ġran‟a doğru göçler ağırlık kazanır. Kara


6


Koyunlular, Ak Koyunlular ve Safevilerin faaliyetleri sonucunda Anadolu‟dan Ġran
topraklarına pek çok Türk göç eder. 16. yüzyıldan itibaren Batı Ġran, Rumeli gibi,
nüfus dağılımı bakımdan Anadolu‟nun bir uzantısı hâlini alır. Böylece; Orta, Güney
ve Doğu Anadolu‟daki Türk oymaklarının kollarını, söz konusu süreçten itibaren
Ġran‟da görmekteyiz. Faruk Sümer bugün Kuzey Azerbeycan‟da ve Ġran‟ın Güney
Azerbeycan ile diğer bazı eyaletlerinde yaĢayan Türk unsurunun büyük bir kısmını,
Anadolu‟dan gelmiĢ bu köylü ve göçebe oymakların teĢkil ettiğini bildirir(Sümer;
1972: 156). Yakın zamanda, Ġran‟da Ġslam devriminden sonra, burada yaĢayan pek
çok Türk, tekrar Türkiye‟ye göç etmiĢtir.

Anadolu‟ya göç eden Türk kavimleri söz konusu olduğunda, bunların Ġslam
kültürüyle tanıĢıp, kültürel etkileĢime girmeleri sonucunda Anadolu‟da “Türk
Tasavvufu
” diyebileceğimiz ve Hacı BektaĢ Veli adına kurulan BektaĢilik ile
somutlaĢan yeni bir kültürel oluĢum söz konusudur. Bu dönemin belirgin özelliği,
Ġslam tasavvufundaki “Hak ile Hak olmak” aĢamasını, halka hizmet etmekle
bütünleĢtirerek “Hak‟tan halka” sunmasıdır. Horasan‟da baĢlayan oluĢum
Anadolu‟da geliĢmiĢ, Anadolu‟da sahipsiz kalmıĢ Türkmenlere yol gösterme
hizmetini de üstlenen Hacı BektaĢ Veli çevresinde, Türk töresi ve Türk diliyle
bezenerek ĢekillenmiĢ ve sonraları BektaĢilik adı verilen tasavvuf okulu kurulmuĢtur.
Bir BektaĢi nefesi bu oluĢumu Ģöyle açıklar(Koca; 1985: 40-41):

Türksün, Türk‟e dimağsın,
Hacı BektaĢ Veli.
Gönüllerde çerağsın,
Hacı BektaĢ Veli.

Ġrfanın oldu bade,
Türk‟e oldun irade
YetiĢirsin imdade
Hacı BektaĢ-ı Veli

Türk ulusunu derdin,
Millî bir devlet verdin
Dilim, dinim Türk derdin,
Hacı BektaĢ-ı Veli.

Yolun gayet uludur,
Naz ehlinin yoludur
Yurdun Anadolu‟dur,
Hacı BektaĢ-ı Veli

Hü... dedin Türk yürüdü
Arap, Acem eridi,
Nutkun Yeniçeriydi,
Hacı BektaĢ-ı Veli

Yıktın cehlin tahtını,
Taassubun lahdını.
Açtın Türk‟ün bahtını,
Hacı BektaĢ-ı Veli


7



Elin yeĢil, yüzün ak,
Lekesizsin sütten pak
Turgut Baba son durak,
Hacı BektaĢ-ı Veli

Sonuçta diyebiliriz ki; tasavvuf Anadolu‟ya Türklerle beraber giren bir
düĢünce sistemidir ve tasavvuf, Türk kültürünün Orta Asya‟dan gelen kültürel
değerlerini korumada birinci derecede rol oynamıĢtır. Medreseler; Bağdat ve
Kahire‟den Ortodoks Ġslamlığın baskısını alıp getirirken, tasavvuf; Anadolu ve
Rumeli Türkü‟nün tarihî değerlerini korumasına, kültürünü yaĢamasına olanak
tanımıĢtır. Farklı bir kültürün (Türk kültürünün) Ġslam kültürüyle harmanlanmasından
doğmuĢ ve kendine özgü barıĢçı, hümanist bir yoruma ulaĢmıĢtır. Bugün bu kültürü
Alevi-BektaĢi kültürü olarak tanıyoruz. “BektaĢilik Okulu” oluĢum döneminde
dergâhlarda faaliyet gösteren bir “tarikat” olarak teĢkilatlanmıĢtır. Bunun nedeni, söz
konusu dönemde iki türlü eğitim müessesesinin bulunmasıdır. Bunlardan biri
medreseler, diğeri ise dergâhlardır. KuruluĢ dönemlerinde dergâhlar-tarikatlar,
zamanının baĢlıca eğitim konusu olan dinî eğitim de dâhil olmak üzere bazı meslek
becerileri öğreten ve sosyal faaliyetlere yer veren merkezler Ģeklinde toplumsal bir
gereksinmeye yanıt olarak oluĢmuĢtur; ancak, yönetsel açıdan tarikatlerin çoğu
“Ģeyhe itaat” ile çalıĢtığından, zaman içinde istismara ve yozlaĢmalara açık hâle
gelmiĢ ve sonuçta kapatılmak zorunda kalınmıĢtır. BektaĢilik daha o zamanlarda bile,
diğer tarikatlerden farklılaĢan bir özellik gösterir. Bir “itaat kültürü” ürünü değildir.
DeğiĢtirilemez nitelikteki “yol kuralları”nın öncelikli maddeleri arasında, ilk olarak
“akılcı olmak” gelir; yani düĢünen, irdeleyen insan ister. Körü körüne itaat eden
insanı bünyesine kabul etmek istemez. Akıl ile yol almak önemlidir. KiĢi kendini
geliĢtirmelidir. “Kabını geniĢletmelidir”. Her an kendini daha iyiye götürmek için bir
eğitsel çaba içinde olmalıdır. AraĢtırıcı olmalıdır. “Ara, bul” der Hacı BektaĢ Veli.
Falancaya veya bana itaat et demez. Yola katılana da kabul töreninde yapılan nasihat,
“seni senden aldık, sana teslim ettik” Ģeklindedir. Ondan beklenen, kazanımlarıyla
oluĢturduğu olgun ve yetkin kiĢilikle, halka hizmet sunmasıdır. Kendi aklını
kullanarak, eylemlerinin sorumluluğunu taĢıması beklenir. Dolayısıyla yine yol
kurallarının önemli bir maddesi olarak önceliği “yol kurallarına bağlılığa” vermiĢtir,
mürĢide değil. Bu yüzden de mürĢidlik (eğitmenlik) makamı soy gütme ile değil,
yetkinlik ilkesine göre düzenlenmiĢtir. Böylece bağnazlıktan, itaat kültüründen ve
yozlaĢma tehlikesinden büyük ölçüde korunmuĢtur.5 Ġlkelerinin Cumhuriyet‟in
ilkeleriyle tamamen uyumlu olduğu ve özledikleri yaĢam tarzının “laik, demokratik,
hukuk devleti” olması gerekçesiyle de Cumhuriyet‟in kurulmasına madden ve manen
destek vermiĢlerdir. Bugün BektaĢilik geleneksel sistemini kültürel bir miras olarak
sürdürmekte, bir inanç ve düĢünce okulu olarak “erdemli, kâmil insan” olmak
isteyenlere yol gösterici olmaya devam etmektedir. Tarih boyunca bir öğreti olarak
karĢımıza çıkan BektaĢilik; hangi inanç kökeninden, etnik yapıdan, cinsten olursa
olsun herkese açık olmuĢtur. Bu nedenle evrensel açılım göstermiĢtir; ancak, zaman
içinde karĢılaĢtığı çeĢitli sorunlar nedeniyle(II. Mahmut döneminde uğradıkları kıyım
sonrası BektaĢi dergâhlarına NakĢi Ģeyhlerinin atanması, BektaĢilerin kimliklerini
gizlemek zorunda kalmaları, hatta kimliklerinin unutturulması gibi sorunlar) BektaĢi
nüfusu son derece azalmıĢtır; ancak, bu kültürde yetiĢmiĢ insanların torunları Ģu

5 ġunu belirtmek gerekir ki, burada söz konusu edilen BektaĢiliktir, BektaĢiler değil. Yani öğretidir,
yolun kendisidir. Yola bağlı olanlar, yani BektaĢiler söz konusu olduğunda durum onların yol
kurallarına bağlılıkları ile doğru orantılıdır.


8


sırada BektaĢi kimliğiyle yaĢamasalar da, hatta kendilerini sunni olarak tanımlasalar
da, hâlâ dinledikleri ninnilerde bile BektaĢilerin yatma duası, bu kiĢilerin kulaklarını
doldurmaktadır. “BektaĢiliğin Coğrafi Dağılımı” adlı eserinde Von Hasluck;
BektaĢiliğin çok geniĢ bir coğrafyaya yayılmıĢ pek çok dergâhı olduğunu
göstermektedir. BektaĢi nufusunun bugün neredeyse tamamen eridiğini, kalanların bu
kültürü sembolik düzeyde yaĢatma çabasında olduklarını görmekteyiz; ancak, eski
BektaĢi torunları bugün her ne kadar sunni olarak tanınsalar bile; yaĢam tarzları, hayat
görüĢleri olarak kendilerini BektaĢi-Alevi gelenek ve göreneklerine, Ortodoks Ġslam
anlayıĢından çok daha yakın hissetmektedirler. Günümüze öğretiyi taĢıyan BektaĢilik
ile yaĢam tarzını ve hayat görüĢünü taĢımıĢ olan Alevilik, duyulan gereksinim üzerine
el ele vererek “Alevi-BektaĢi” kavramı altında kendilerini tanımlamaktadırlar.
Dünya barıĢı için küreselleĢme sürecinin uzlaĢmacı, hümanist bir bakıĢ
açısıyla mı yönlendirileceği; yoksa egemen kültürün kendi kısa vadeli menfaati
uğruna dünya barıĢının feda mı edileceği, etnosantrik bir anlayıĢla mı konunun ele
alınacağı tartıĢmasına dönersek; Ġslam kültürüne bu tasavvuf anlayıĢının sunduğu
barıĢcı, uzlaĢmacı ve hümanist yaklaĢım; dünya barıĢının sorumluluğunu omuzlarında
hissetmek durumunda olan güçlü ve baĢat kültür için “uzlaĢmacı bir anlayıĢla
küreselleĢen” dünyayı oluĢturmada bir örnek teĢkil edebilir.



9


KAYNAKLAR:

AFĠFĠ, Ebu‟l-Ala. (1996). Tasavvuf, Ġslam‟da Manevi Hayat. Ġstanbul.
ARABĠ, Muhiddin-i. (1956). Fusüs ül- Hikem. Ġstanbul.
BARTHOLD, V.V. (1981). Moğol Ġstilasına Kadar Türkistan, Hazırlayan: Hakkı
Dursun Yıldız, Kervan Yay. Ġstanbul.
BROCKELMANN, Carl. (1992). Ġslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, Çev: NeĢet
Çağatay, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
DOĞRUL, Ömer Rıza. (1948). Tasavvuf, Ahmet Halit Kitabevi, Ġstanbul.
HASLUCK, Von.(1991). BektaĢiliğin Coğrafi Dağılımı. Çeviri ve düzenleme: Turgut
Koca-A. Nezihi Erginsoy, Ġstanbul.
KARA, Mustafa. (1980).Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Ġstanbul.
KOCA, Turgut. (1985). Pir Nefes Üstad. Ankara.
MELĠKOFF, Irene. (1993). Uyur Ġdik Uyardılar. Çev: Turan Alptekin, Cem Yay.
Ġstanbul.
MEYDAN LAROUSSE, Cilt 11.
SCHĠMMEL, Annemarie. (1982). Tasavvufun Boyutları. Ġstanbul.
SUNAR, Cavit. (Tarihsiz). Tasavvuf Tarihi. A.Ü. Ġlahiyat Fak. Yay. 130.
SÜMER, Faruk. (1970). “Anadolu‟da Moğollar”, Selçuklu AraĢtırmaları Dergisi, s:1-
147, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
SÜMER, Faruk. (1972). Oğuzlar. A.Ü. Dil ve Tarih –Coğrafya Fak. Yay:170.
Ankara.
TEMREN, Belkıs. (1995). Tasavvuf DüĢüncesinde Demokrasi. T.C. Kültür Bak. Yay.
Demokrasi Klasikleri/8.










10